Toygun ATİLLA
Ertuğrul Özkök’ün yazısını bitirdim. Yazının sonunda şöyle diyordu: “Her sabah olmayan bir işe giden Kafka kahramanlarıyız artık. Ama unutmayalım, hezimete uğrayanların da pizza ısmarlama hakkı vardır.”
Şiir gibiydi.
Dayanamadım.
Telefonu elime aldım. “Şiir gibi yazmışsın abi…” diye mesaj attım.
Cevabı birkaç saniye sonra geldi. “Bizim hikâyemiz…”
Telefon elimde kaldı.
Uzun süre o iki kelimeye baktım.
Gerçekten bizim hikâyemiz miydi?
Evet…
Ama aynı yerinden değildi.
Aynı mesleğin hatta aynı gazetenin insanlarıydık ama birlikte çalıştığımız 29 yıl boyunca aynı masada oturmadık.
Ertuğrul Abi pizzaları hatırlıyor.
Ben daha çok çay ocağındaki hesap defterini…
O kutlama sofralarını, ben emniyet müdürlüğü kantinini…
O zafer gecelerini…
Ben sabah ezanını…
Aynı gazeteciliği yaşadık ama belli ki farklı menülerde.
Ben haber atlatmanın heyecanını çok yaşadım fakat o kutlama pizzalarına hiç denk gelemedim.
Demek ki ben, zaferin mutfağında çalışmışım; salonunda değil.
Patron hesabına yazılan pizzaların değil, büfeden kendi cebimden alınan soğuk tostların gazetecisiydim.
Gerçi dürüst olayım…
O tost da çoğu zaman bize kalmazdı.
Tam ilk lokmayı alırsın…
Telefon çalar.
“Toygun… Bir gelişme daha var.”
Masadan kalkarsın.
Gazeteciliğin de tostun da kaderi aynıydı. İkisi de hep soğurdu.
Bizim kuşağın kutlamaları başkaydı.
Matbaadan çıkan ilk gazeteyi eline almak…
Rakip gazetenin senin haberinle çıktığını görmek…
Şefinin tek cümlesi…“Güzel iş…”
Bugün kulağa ne kadar mütevazı geliyor değil mi?
Şimdi milyon izlenme konuşuluyor.
O zaman tek cümle…
“Güzel iş.”
Ve insanın bütün yorgunluğu geçiyordu.

Şimdi ise başka bir çağdayız.
Eskiden rakibimiz başka gazeteydi, şimdi algoritma.
Eskiden haberi yetiştirmeye çalışıyorduk, şimdi görünür olmayı…
Eskiden haberin ömrü ertesi sabaha kadardı, şimdi birkaç saate.
Belki de bu yüzden Özkök’ün Kafka benzetmesi içime dokundu.
Gerçekten de her sabah biraz Kafka kahramanları gibi uyanıyoruz.
Ne kadar okuyucumuz olduğunu biliyoruz.
Buna rağmen kaç kişinin gerçekten okuduğunu bilmiyoruz.
Ne kadar haber yaptığımızı biliyoruz, hangisinin gerçekten iz bıraktığını bilmiyoruz.
Her gün yeniden başlıyoruz, her gün yeniden unutuluyoruz.
Sonra düşündüm.
Ertuğrul Abi haklıydı.
Bu gerçekten bizim hikâyemizdi sadece eksik anlatılmıştı.
Bu hikâyenin bir de sahada koşan muhabirleri vardı.
Yağmur altında bekleyen foto muhabirleri…
Sabahın ilk ışığında eve dönen polis-adliye muhabirleri…
Bayram sabahı nöbet tutan ekonomi servisleri…
Gazete baskıya girsin diye çocuğunun doğum gününü kaçıran editörleri…
Onlar da bu hikâyenin kahramanlarıydı.
Belki isimleri manşet olmadı.
Belki pizzaları hiç gelmedi yine de o gazeteleri onlar çıkardı.
Özkök mesajında haklıydı.
Bu bizim hikâyemizdi, aynı fotoğrafın farklı köşelerinde çekilmiş iki hikâye…
Birinde pizza vardı, diğerinde soğumuş tost belki de simit…
İkisinde de gazetecilik vardı.
Ve galiba yıllar sonra geriye kalan da ne pizza olacak…
Ne tost…
Sadece aynı cümle: Biz gerçekten çok güzel bir meslek yapmışız.
patronlardunyasi.com
